Hasta acil servise başvurur. Karşılanır, öyküsü alınır, muayenesi yapılır. Gerekli tetkikler istenir, sonuçlar değerlendirilir, tedavisi düzenlenir. Tanısı hastaya anlatılır ve reçetesi yazılarak taburculuk planlanır.
Tam bu noktada, taburculuk konuşmasının sonunda gelen şu soru, kadın hekimlerin yabancı olmadığı bir cümledir:
“E… bizi doktor görmeyecek mi?”
Tüm bu sürecin hekim tarafından yürütüldüğü gerçeği, tek bir cümleyle görünmez hale gelir. O an insan ister istemez kendine şu soruyu sorar: Bu süreçte beni ne olarak düşündüler?
Bu soru, çoğu zaman bilinçli bir ayrımcılıktan çok, yerleşik bir hekim algısının yansımasıdır. Toplumda “doktor” figürü, 2026 yılına gelmiş olsak dahi, hâlâ belli kalıplarla tanımlanmakta; bu kalıpların dışında kalan hekimler ise farkında olunmadan görünmez hâle gelebilmektedir. Acil serviste tüm klinik süreci yürüten kadın hekim, çoğu zaman hemşire, hasta bakıcı ya da yardımcı sağlık personeli olarak varsayılabilmektedir.
Dolayısıyla burada dikkat çekici olan yalnızca sorunun kendisi kadar, bu sorunun bu kadar doğal bir şekilde sorulabiliyor olmasıdır. Çünkü mesele, kimin daha iyi hekim olduğu değil; kimin “hekim” olarak algılandığıdır.
Bu algı, yalnızca görünmezlik yaratmakla kalmaz; klinik kararların uygulanış biçimini de değiştirir. Aynı tablo karşısında kadın hekimler, kararlarını daha fazla gerekçelendirme ihtiyacı hisseder çoğu zaman. Karar değişmese de hasta ve yakınına daha detaylı anlatılır, tekrar tekrar açıklanır, doğrulanır. Böylece tıbbi bir süreç olmaktan çıkıp “kabul ettirilmesi gereken” bir anlatıya dönüşür.
Dahası, bazı hastalar ve yakınları kadın hekim olmasını kabullenmekte de zorlanır. Ülkemizde hekime yönelik şiddet her geçen yıl artarken, bu algı şiddetin zeminini de besleyebilmektedir. Hekimlerin %84’ü meslek hayatında en az bir kez şiddete maruz kalırken, 2025’in ilk yarısında Beyaz Kod bildirimleri 8.795’e ulaştığı bildirilmektedir. Çalışmalar, kadın hekimlerin erkeklere göre özellikle sözel şiddet açısından daha yüksek risk altında olduğunu; fiziksel şiddet oranları ise erkek ve kadınlarda benzer seyrettiğini göstermektedir.
Öte yandan, kadın hekimler olarak kararlı ve otoriter davrandığımızda –yani “assertive” olduğumuzda– sıklıkla “agresif”, “huysuz” veya “fazla iddialı” diye etiketleniriz. Oysa aynı tavrı bir erkek hekim sergilediğinde “kendine güvenen, kararlı lider” olarak değerlendirilir.
Bu olaylara meslek hayatım boyunca defalarca tanık oldum. Hasta yakınının agresif tutumuna sınır koyduğumda, bu yaklaşım çoğu zaman sözel şiddeti daha körüklerken, aynı kararın bir erkek meslektaşım tarafından iletildiği durumlarda ise, aynı kişilerin daha ılımlı hatta saygılı davrandığına sıkça şahit oldum. Bu yalnızca bireysel bir deneyim olmaktan öte pek çok kadın hekimin paylaştığı ortak bir gerçekliktir.
Bu durumu araştırdığımda gördüm ki sorun yerel değil. American College of Emergency Physicians tarafından yayımlanan bir yazıda, kadın bir acil tıp asistanı günlük mesaisini anlatırken; hastalar tarafından hekim olarak tanınmama, verdiği kararların erkek meslektaşlarına kıyasla daha fazla sorgulanması ve aynı otoriter tutumun “sert” ya da “agresif” olarak etiketlenmesi gibi durumları aktarıyor. Yazı, acil serviste kadın hekim olmanın yalnızca klinik değil, aynı zamanda sürekli bir kendini ispat süreci olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Bu anlatı, coğrafya ve sağlık sistemi değişse bile algının ne kadar benzer kaldığını göstermesi açısından çarpıcı, okumak isterseniz buraya tıklayarak metne ulaşabilirsiniz.
Empati ile otorite arasında sıkışmak
Kadın hekimler için otorite çoğu zaman “kendiliğinden” kabul edilmez; inşa edilmesi, korunması ve sürekli yeniden kanıtlanması gerekir. Aynı klinik kararı verirken, aynı cümleyi kurarken, yalnızca tıbbi doğruluğu değil, nasıl algılanacağını da düşünmek zorunda kalırız. Fazla yumuşak olursak ciddiye alınmayız; fazla net olursak “sert” bulunuruz.
Bu, mesleğin görünmeyen yüklerinden biridir. Erkek meslektaşlarımız çoğu zaman yalnızca karar verirken, kadın hekimler kararın etrafındaki algıyı da yönetmek zorunda kalır. Acil servis, hızın ve netliğin hayati olduğu bir alandır. Burada önemli olan kararın tonu değil, doğruluğudur. Yine de kadın hekim için her karar, aynı zamanda küçük bir sınav gibidir: Hem doğru olacak, hem kabul görecek, hem de “fazla” bulunmayacaktır.
Öte yandan, toplumun kadın hekimlerden beklentisi nettir: Daha anlayışlı, daha sabırlı, daha yumuşak olmamız beklenir. Ancak acil servis, her zaman bu beklentiye alan tanımaz. Bazen kısa konuşmak gerekir, bazen net bir “hayır” demek, bazen de duygudan bağımsız bir klinik sınır çizmek. İşte tam bu noktada kadın hekimler, empati ile otorite arasında sıkışır.
Empatik olduğumuzda “zaten öyle olmalı” denir; otoriter davrandığımızda ise etiketler hızla yapıştırılır. Oysa empati, kararsızlık değildir; otorite de duyarsızlık anlamına gelmez. Kadın hekimler, empati ve otoriteyi aynı anda taşımaya çalıştıkları için çoğu zaman daha fazla duygusal emek harcar; hastayı anlamaya çalışırken, bir yandan da süreci kontrol altında tutmak zorunda kalırlar. Bu denge, acil serviste hayati bir beceridir; fakat çoğu zaman fark edilmez, ölçülmez ve adı konmaz.
Tüm bunlara rağmen, kadın hekimler olarak acil servise çok yakışıyoruz. Kaosun ortasında anlatılmayanı sezebilme ve yalnızca hastalığı değil, karşımızdaki insanı da görebilme becerisi acil serviste en az tıbbi bilgi kadar kıymetli. Araştırmalar bunu doğruluyor: Kadın hekimlerin hastalarıyla kurduğu iletişim genellikle daha empatik ve kapsamlı oluyor. Hastalar kadın doktorlara daha fazla detay anlatıyor, tedaviye uyumları daha yüksek çıkıyor ve hasta memnuniyeti skorları daha iyi sonuçlar veriyor1,2. Aynı zamanda daha geçtiğimiz aylarda yayınlanan bir metaanalizde, kadın hekimlerin mortalite oranlarının ve tekrar hastaneye başvuru oranlarının da daha düşük olduğu görülmüş 3. Bu noktada mesele yalnızca algılanmak değil; bu algının kadın hekimi nasıl bir davranış kalıbına zorladığıdır.
Özellikle pediatrik vakalarda çocukların kaygısını azaltmak, ebeveynlerle güven köprüsü kurmak daha kolay oluyor. Kadın hastalar da jinekolojik veya hassas konularda kendilerini daha rahat ifade edebiliyor. Ekip içinde ise kadın hekimler sıklıkla dengeleyici bir rol üstleniyor. Hemşireler, konsültanlar ve diğer personelle iletişim daha akıcı ilerliyor; ortamın gerilimi azalıyor, iş birliği güçleniyor. Kısacası, acil servis sadece hızlı kararların değil, aynı zamanda etkili iletişimin ve hasta odaklı yaklaşımın da belirleyici olduğu bir alan. Kadın hekimler bu dengeyi sağlayarak hem hastalar hem ekip için fark yaratıyor. Acil servisin sınırlı zamanında bile bu yaklaşımlarla hastanın psikososyal yönlerini göz ardı edilmemesi altın değerinde oluyor. Belki de bu yüzden, acil serviste kadın hekim olmak yalnızca bir meslek değil; her gün yeniden kurulan bir duruştur
Acil serviste her gün onlarca hastaya dokunuruz; bazen fark edilmeden, bazen sorgulanarak ama her zaman sorumluluğu omuzlayarak.
