Skip to content

TATKON 2020 Aklımda Kalanlar

İbrahim Sarbay

Yazmayı, çeviri yapmayı ve kodlamayı seviyor. Bilimde açık erişimi savunuyor, öğrendiklerini paylaşmaya bayılıyor. 15 yıldır blog yazıyor ve yönetiyor.
Reklam
Share on facebook
Share on twitter
Share on email
Share on linkedin

İbrahim Sarbay

Yazmayı, çeviri yapmayı ve kodlamayı seviyor. Bilimde açık erişimi savunuyor, öğrendiklerini paylaşmaya bayılıyor. 15 yıldır blog yazıyor ve yönetiyor.

24 Kasım 2019… TATKON 2019 bitmiş, Antalya’dan İstanbul’a dönüş yolunda uçaktayız. Kucağımda alacalı gri TATKON 2019 hatıra çantası, içinde kongrede tuttuğum notlar ve eşantiyonlar… Üzerinde “Yalnız Değilsiniz” yazıyor. Gerçekten de kongrede geçen birkaç gün yalnız olmadığımızı hissettirmiş, keyfim yerinde. Elimi atıp çantamdan ufak bir kart çekiyorum. Üzerinde 2020’de düzenlenecek kongreyle ilgili bilgiler yer alıyor. Adres Antalya’da marka bir otel. “Seneye şunun şurasında ne kaldı?” diye düşünüyorum.

“Hayat, biz gelecek için planlar yaparken başımızdan geçenlerdir.”

Allen Saunders

TATKON… ONLINE…

Aralık sonunda Çin’de tanı alan ilk vakaların ardından hızla dünyaya yayılan ve halk sağlığı ders notlarımızın bir köşesine iliştirdiğimiz “Epidemi-pandemi” kavramlarını oralardan çıkararak hayatımızın orta yerine getiren COVID-19’dan burada fazlaca bahsetmeme gerek yok sanırım.

Sağlıktan ulaşıma, eğitimden bilime, mimariden sanata aklınıza gelen her alanda değişime ve dönüşüme yol açan Pandemi, elbette tıp eğitimini de vurdu. Toplantılar çevrimiçi yapılmaya başladı, eğitimler ve kongreler iptal oldu veya süresiz ertelendi.

Bu koşullar altında TATKON 2020’nin de online şartlarda yapılacağı haberini almak, her ne kadar üzücü olsa da, sürpriz olmadı.

Online… Peki nasıl olacaktı?

Teknolojiye küçüklüğümden beri yoğun bir ilgim var. Günlük teknoloji tüketimim saymak istemeyeceğim kadar çok saatleri buluyor. Buna rağmen, online görüntülü iletişim hala hayatımda pek de yer bulmuyor. Pandemi ile birlikte katıldığım online toplantıların sayısı artsa da, son bir yıldaki görüşme sayımın yarısını geçtiğini söyleyemeyeceğim mesela. Yemeğin lezzetinin açlıkla artması gibi, bir şeyin uğruna ne kadar emek harcadıysam, ondan o kadar yararlanacağıma inanırım.

Bir kongre, kongre salonlarına girmeden, hatta daha kongrenin düzenlendiği şehre gelmeden çok önce, o kongreye katılmaya karar verdiğinizde başlar. Yol arkadaşlarınızla her konuşmanızda, konuşmacı listelerine her bakmanızda, havalimanına giderken, uçakta, otelde vs. sürekli bir şeyler deneyimler; farkında bile olmadan zihninizi kongrede edineceklerinize hazırlarsınız. Sonra kongre başlar; şıkır şıkır katılımcılar salonları doldurur. Sunumunuzu katılımcıların gözlerine bakarak yapar, sunumları konuşmacıların gözlerine bakarak dinlersiniz. Kahve aralarında elinize içeceğinizi alır, koyu sohbetlere dalarsınız.

Haliyle online bir kongre ile ilgili ilk düşüncelerim karmaşıktı. Sanırım bir çok kişi de benim gibi düşünmüştür.

Kapılar Açılıyor

TATKON 2020’nin sloganı “Değişen Dünya – Changing World” olarak belirlenmişti. Hemen akla pandemi gelse de, seçilen konu ve konuşmacılara bakıldığında pandeminin ötesine geçilerek, Acil Tıbbın ve dünyanın geleceği üzerine fikirlere odaklanıldığı anlaşılıyordu.

20 Kasım sabahı “Bakalım neler göreceğiz?” düşüncesiyle masaüstü bilgisayarımın başına oturdum. “Fiber” olduğu iddia edilen ama bence buna kendisi de inanmayan internet bağlantım, şarjını tamamen doldurduğum, gereğinde mobil veriye dönmeye hazır telefonum, yanıma aldığım kahvem ve atıştırmalıklarımla online kongre deneyimine hazırdım.

Kongrenin online olmasının en önemli avantajlarından birinin sunumlardan spot bilgileri kaydetmenin kolaylaşması olduğunu anlamam uzun sürmedi. Kongrelerde önemli gördüğüm bir slaytın fotoğrafını çekebilmek çoğunlukla mümkün olmuyor (Ne zaman heyecanla elim telefonuma gitse, çekeceğim slayt değişir. Murphy kanunu gibi bir şey). Bilgisayar başında ise bu çok daha kolay.

Kongre boyunca çeşitli kişisel notlar tuttum, “kamuya mal olması” gerektiğine inandığım bilgilerle de bolca Twitter paylaşımı yaptım. Bunlara ek olarak katılamadığım oturumlarda paylaşılan tweetleri de takip etmeye çalıştım. Bu yazıdaki amacım, işte bu notlardan ve tweetlerden bir derleme yapmak.

Notlarım

Sayın Arzu Denizbaşı toksikoloji alanında literatürde değişenlerden bahsetti. Hala destek tedavi, çoğu toksisitede (ne yazık ki) tek seçenek.

Sayın Rıdvan Atilla’nın Novichok sinir gazı üzerinden organofosfat zehirlenmelerini anlattığı sunumu ise “Böyle şeyler filmlerde olur!” sözünün pek de doğru olmadığının ispatı gibiydi. İçinde bolca aksiyon ve gerilim barındıran sunumu soluksuz izledim (Bu konu bir kaç gün önce Acilci’de işlendi: Sinir Gazları Hakkında Kısa Kronolojik Tarihçe).

Ultrasonografinin 4 marka isminin bir araya geldiği oturumda büyük keyif aldım: John C. Fox ultrason rehberli bölgesel sinir anestezisinden, Michael Blaivas POCUS’ta COVID-19’un yol açtığı inovasyon ve gelişmelerden, Rachel Liu ACLS’e uygun ama ultrason rehberli KPR’nin nasıl yapılacağından, Daniel Lichtenstein ise Akciğer Ultrasonu ve BLUE protokolünden bahsetti.

J. Fox, hastaların evde kendilerine ultrason uygulayarak görüntüleri hekimleriyle paylaşacakları bir geleceğin çok yakın olduğunu hatırlattı. Bölgesel sinir anestezisi ile ilgili özetin özeti ipucu ise şuydu: “Distale alışmadan proksimale geçme, Siniri hisset, Bol anestetik ama toksisiteye dikkat!, Anestetiği 3 ayrı bölgeye uygula ama sinire batırma”.

Blaivas özellikle COVID-19 döneminde (yanlış bir küçümseme ile) çok basite indirgenen akciğer ultrasonografisinin aslında çok da kolay olmadığını ve iyi bir eğitimin daima vazgeçilmez olduğunu söyledi. POCUS’un geleceğini ise büyük verinin işlenmesi, resim analizleri ve nihayetinde Yapay Zekada gördüğünü belirtti.

Rachel Liu ise KPR sırasında basıyı her hastada aynı noktaya yapmanın aslında ne kadar hatalı olduğunu örneklerle gösterdi (Herkesin sol ventrikülü aynı noktanın altında değil!).

blank
Klasik bası yeri orta hatken (uzun ok), USG sayesinde sol ventrikülün yeri tam olarak tespit edilerek (kısa ok) bası yerinin değiştirilmesi sağlanabiliyor.

Akciğer ultrasonografisi üzerine 20 yıldan uzun süredir araştırmaları yayınlanan, BLUE protokolünü ortaya atan kişi olarak tanıdığımız Daniel Lichtenstein’ın ağzından protokolü bir kere daha dinlemek ve bazı ayırt edici ipuçlarını öğrenmek harikaydı. Sayın Arif Alper Çevik’in, “Hekimler pandemi sürecinde temas süresini arttırdığı için BLUE protokolünden kaçınma eğilimdeler. Bir BLUE protokolünü ne kadar sürede yapıyorsunuz?” sorusuna “Bir BLUE protokolünü tamamlamak 5 saniye (Konsolidasyonu ilk alanda görmek) ile 3,5 dakika arasında (tam değerlendirme) sürüyor.” cevabını verdi.

Tintinalli Acil Tıp kitabının yazarı Judith Tintinalli, “Dünya Değişiyor” başlıklı bir sunumla karşımıza çıktı. Kardiyak arrest hastalarında dronelarla defibrilatör taşınmasından teletıp uygulamalarındaki potansiyele kadar güncel bir çok konuya da değindi. Bir slaytta sıraladığı MDCalc, Broselow Bandı gibi inovasyonları göstererek, “Bunların hepsini Acilciler geliştirdi. Neden bir sonrakini siz geliştirmeyesiniz?” diye sordu. Teletıp üzerine başarılı bir uygulama örneği de sundu: Florence Kasırgası sırasında sağlık hizmetine ulaşamayan binlerce kişi, acil tıp hekimleri tarafından tele tıp aracılığı ile muayene edilmiş ve ilaçları ulaştırılmış. Tam da kendisinden beklendiği gibi yüksek düzeyde ilham içeren konuşmasında, “Acil tıp giderek büyüyor ama daha gidilecek çok yolumuz var” uyarısı ve “Kalbinizde ve ruhunuzda yanan ateş asla sönmesin!” vurgusu dikkat çekiciydi.

blank

Teresa Chan, “Eğitim Dünyayı Nasıl Değiştirecek?” sorusuna cevap ararken gelecekte eğitimde de; klasik hiyerarşiler değil, hiyerarşik olmayan ağların öne çıkacağını anlattı. Ek olarak çok önemli bir uyarı yapmayı da ihmal etmedi: “Profesyoneller, öğrenmeyi asla bırakmaz. Öğrenmeyi bıraktığınız gün, belki de emekli olmanız gereken gündür.”

Terry Mulligan, “COVID-19 döneminde Rutin Acil Servis Bakımındaki Değişiklikler” sunumunda anlattıkları ile “Acaba ABD’den mi, yoksa Türkiye’den mi bahsediyor?” sorusunu sormamıza sebep oldu. Vurguladığı gibi “Acil Tıp; AYRIŞMAMIŞ, RANDEVUSUZ, TANISIZ, STABİL OLMAYAN hastalara bakan tek branş.” Dolayısıyla dertler dünyanın her yerinde benzer! “Hastaneyi tanımak, Acil Servisleri tanımak anlamına gelmez” uyarısı yerindeydi. Yine “Gideceğiniz yere varabilmenin ön şartı, şu an bulunduğunuz yeri bilmektir.” cümlesini de not aldım. Hepsinden öte, Lewis Goldfrank’e atfedilen –ve belki de üzerine kitaplar yazılması gereken–  şu sözü paylaşması çok hoşuma gitti:

blank

Acil Servise başvuran her hasta, halk sağlığı sistemindeki bir aksaklığı temsil eder.

Çok çok çok doğru değil mi? (Mulligan’ın sunumunda kullandığı slaytlara Twitter hesabı üzerinden ulaşabilirsiniz.)

Günün son sunumunda, Pryanka Relan DSÖ’nün COVID-19 döneminde Acil Sağlık Hizmetleri konusundaki perspektifinden bahsetti. Uluslararası bir sağlık tehdidi ortaya çıktığında şu sorular soruluyormuş: “Olayın halk sağlığı üzerine etkisi ciddi mi? Olay beklenmedik veya  olağan dışı mı? Belirgin bir uluslararası yayılım riski taşıyor mu? Belirgin bir uluslararası seyahat ve ticaret sınırlaması riski taşıyor mu?”

Sayın Elif Dilek Çakal, Acil Servislerin zorlu hasta gruplarından birini oluşturan Eksite Deliryum Sendromunu ve tedavi seçeneklerini anlattı. Sıklıkla bu hastalarda olay yerine ilk çağrılanlar emniyet güçleri oluyor. Hastaların kısa sürede hayatlarını kaybedebilmeleri nedeniyle bu ölümler polis şiddeti ile bağdaştırılsa da, durum her zaman böyle değil. Fiziksel kısıtlamanın, yalnızca medikal kısıtlamaya kadar geçen kısa dönem için uygun olduğunu da vurgulanan önemli bir noktaydı.

10. panelde A’dan Z’ye AKS yönetimindeki değişiklikler konuşuldu. Güncel kılavuzların yanı sıra, Klinik Gestalt’ın AKS öngörüsündeki değeri ve AKS Risk Skorlarının geleceği sunumları özellikle ilgimi çekti. Klinik Gestalt önemli ama yeterli değil, risk skorlarında da mükemmele yaklaşmak istediğinizde iş dönüp dolaşıp biyomarkerlara geliyor.

Sayın Serkan Yılmaz Hastane Afet Planlarının yeterli olup olmadığını tartıştığı sunumunda, pandemiye uygun ve hızlı reaksiyonda HAPların büyük yarar sağladığını vurguladı.

COVID-19 Bilim Kurulu üyesi sayın Ahmet Demircan ise Bilim Kurulunun kimlerden oluştuğu, hangi sorumlulukları olduğu, pandemi sürecinde hangi adımların atıldığı ve atılabileceği konularında birinci ağızdan bir kısmını ilk defa duyduğum bilgiler paylaştı.

Kanada’dan Sara Gray, hastanın ihtiyaç duyduğu bir tedaviye (örnekte analjezik ihtiyacı duyan yaşlı bir palyatif hastasıydı) izin vermeyen, hatta tedavi uygularsa doktoru dava etmekle tehdit eden hasta yakınları örneği üzerinden Merhamet Yorgunluğu kavramından ve nasıl başa çıkılabileceğinden bahsetti.

Amal Mattu’nun COVID-19’un kardiyovasküler manifestasyonları sunumunda, COVID-19’un tip 1 MI’a sıklıkla neden olduğunun altını çizdi.

Sayın Haldun Akoğlu, Nurettin Özgür Doğan, Arzu Denizbaşı, Ayhan Özhasenekler, Murat Pekdemir ve Mehmet Ali Karaca; bir makalenin yayınlanma sürecini tartıştılar. Oldukça interaktif geçen oturumda, bir çok izleyicinin sorusu da cevaplandı. Aynı zamanda Turkish Journal of Emergency Medicine’ın şu an bulunduğu nokta ve gelecek projeksiyonuna da yer verildi. Not aldığım bazı cümleler:

“Arabayı kullanan kişi motor ustası olmak zorunda değil. Ancak motordan gelen bir ses konusunda bir fikri olmalı. (En azından) Temel istatistik bilmek, bir makalenin metodunu, sonucunu değerlendirebilecek kadar istatistik bilmek; bir akademisyenin çok işine yarar. Bu kendi yayınlarını yazarken de çok şey kazandırır.” (Araştırmacı istatistik bilmeli mi? sorusuna)

“Bu bir bayrak yarışı. Genç grubu desteklemek ve mentorlukla yeni bir nesil yetişiyor. Dergilerin bu noktada da rolü önemli.”

“Bayrak Yarışı yanında, bir ekip çalışması yapıyoruz. Uyum içinde bir çalışma ortaya koyunca başarı da geliyor.”

“Yağmacı Dergi nasıl tanınır? İçeriğe bak, yazarlarla iletişim kur, derginin kaç yıllık olduğuna bak, çevrene sor, camiana sor.”

“Sadece editörün kendi dergisinde yazı yazmış olmasına bakarak Yağmacı Dergi denmesi mümkün değil. Büyük dergilerde de editörlerin kendi yazıları yer alabiliyor.” (Editör kendi dergisine yazı gönderebilir mi? sorusuna)

“Dergilerin bugünkü durumları, aslında 2-3 yıl önceki emeklerin bir ürünü. Bugün yazdığınız yazıdan atıf alabilmeniz en az 1-2 yıllık bir sürece ihtiyaç duyuyor.”

Kritik Bakımın felsefesi oturumunda; Scott Weingard, “Amatörler stratejiden bahseder, profesyoneller ise lojistikten” dedi.

Sayın Arif Alper Çevik, iEM Eğitim Projesi tecrübelerinden, Gregor Prosen Kanıta Dayalı Eğitimden, Betül Akbuğa Özel ise Acil Tıp Eğitiminde Eleştirel Düşünceden bahsettiler.

Çevik, “Bugün iEM’e 27 ülkeden 180’den fazla katkı sağlayan kişi var. 20 ülkeden 30 blog yazarımız sürekli içerik sunuyor. iEM şu an 6 kanal üzerinden hizmet sağlıyor.” şeklinde konuştu. Ücretsiz Açık Erişimli Tıp Eğitimi kavramının, içeriği tüketecek kişiler için ücretsiz erişim anlamı taşısa da, içerik sunanlar için ciddi bir maliyeti olduğu da önemli bir vurguydu.

blank

Prosen’ın sunumundan aldığım notlar şöyleydi:

“Bazı hocaların viziti ‘sorguya çeker’ gibi yapmaları eğitimi baltalayan sorunlardan biri. Öğrenciye yumuşak yaklaşmalı ve Sağlıklı Öğrenme Ortamını sağlamalıyız”, “Deneyimlerimizden öğrenmeyiz. Deneyimlerimizi yansıtarak öğreniriz.”, ”Dönüşümlü öğren ama bir konuya başladığında çok yüzeysel öğrenip bırakma”, “Hikayeler işe yarar! Limbik sistem de devreye girerek öğrenmeyi kolaylaştırır. Ama abartmadan!“, “Bilgi inşa edilir. İnşa et! Sadece okuyup yazma! Sor, kendini zorla! Bilmediğinden korkma! Bunu öğrenme fırsatı olarak gör!”, “Yüzmeyi konuşarak yüzme öğrenilmez.”

Sayın Yusuf Ali Altuncı, Pediatrik Minör Kafa Travmalarından ve burada kullanılabilecek karar destek sistemlerinden bahsetti. Özellikle daha geniş bir hasta grubunu kapsaması avantajıyla önerdiği İskandinavya Kılavuzu benim için yeniydi.

Sayın Serkan Yılmaz’ın hastane öncesi sağlık personelinin hızlı değişimine ve bu nedenle sürekli olan eğitim ihtiyacına yaptığı vurgu dikkat çekiciydi. O oturumun belki de en önemli cümlesi şuydu: “Tıp Fakültelerinin Çekirdek Eğitim Müfredatı, mutlaka hastane öncesi sağlık hizmetlerini de öğretecek şekilde genişletilmeli.”

Sayın Burak Bekgöz, hasta devirlerinde önemli noktaların “vurgulu” olarak söylenmesinin hasta devrinde hataları azaltabileceğini söyledi.

Final

Kongre boyunca ciddi bir bağlantı problemi yaşamadım. Rahat kıyafetlerle, oturduğum yerden bir tıkla salonlar arasında gidip gelebilmek çok farklı bir deneyimdi.

Yine de (en azından bugün için) hala klasik Kongre düzeninin önemi tartışılmaz. Kahve aralarında bir dostla geçip giden zamanı konuşmanın, bir hocanın yanına giderek selam vermenin, her şeyden öte o ortamda insanın içini kaplayan “birlikte olma” duygusunun yerini tutabilecek bir teknoloji henüz yok.

Ama ona yaklaşmış mıyız?

Evet. Yaklaşmışız.

Yine de gelecek kongrelerde yüzyüze olabilmek dileğiyle…

Teknoloji gelişmeye devam etsin.

Acelemiz yok.


Çıkar Çatışması: Yazar, TATKON 2020 Düzenleme Kurulu üyesi olarak görev almıştır.

Henüz yorum yapılmamış, sesinizi aşağıya ekleyin!


Reklam